Uzaktan algılama
Uzaktan algılama, yeryüzünün ve yer kaynaklarının incelenmesinde onlarla fiziksel bağlantı kurmadan kaydetme ve inceleme tekniğidir.
Yer ile herhangi bir temas olmaksızın yerin çeşitli özelliklerinin tespiti işidir. Uzaktan algılama kısa bir tanım yapılacak olursa, fiziksel temas olmadan cisimler hakkında bilgi almaktır. Bu iş için temel şey enerjidir. Enerji olmadan algılama yapmak imkânsızdır. Nasıl ki doğadaki tüm olaylar bir enerji vasıtasıyla gerçekleşiyorsa uzaktan algılamada bu şekilde enerji vasıtasıyla gerçekleşir.
Uzaktan algılamanın anlaşılabilmesi için kendi beş duyumuzun algı özellikleri kısaca olsa da bilmekte yarar vardır. Gözlerimiz görüş alanına düşen tüm cisimleri alır ve değerlendirip tanımlaması için beyine gönderir, beyinde bunları değerlendirip algının tamamlanmasını sağlar. Aynı şekilde kulak da etraftan yayılan ses dalgalarını toplayarak anlamlandırması için beyne gönderi ve beyinde tanımlama işlevini böylece tamamlayarak duyma dediğimiz olayın gerçekleşmesini sağlar. Tüm bu olayların gerçekleşmesi içinde ATP enerjisi kullanılır. Uzaktan algılama için kullanılan enerji kaynağıda ya güneştir ya da yapay bir güç kaynağıdır.
Uzaktan algılamanın gerçekleşebilmesi için 7 şartın yerine gelmesi gerekmektedir.
- Enerji kaynağı ya da ışıma
- Işınım veya radyasyon ve atmosfer
- Hedef ve interraksiyon
- Sensör tarafından kaydedilen enerji
- Transmisyon, alma ve işleme
- Yorumlama ve analiz
- Uygulama
Özellikleri
Doğal çevrenin önemli bir bölümünün dinamik nitelikte olması bunların bir kez belirlenmesi ile yetinilmeyip sık sık takip edilmelerini gerektirmektedir. Bunun için de, modern havacılık ve uzay teknolojisinden yararlanılır. Uzaktan algılama adı verilen yöntemle havadan ve uzaydan elde edilen görüntüler yorumlanabilir.
Hava fotoğrafları, fotogrametrik yöntemle harita yapımında kullanılmakla birlikte, çeşitli mühendislik çalışmaları ve özellikle fotointerpretasyon (foto-yorumlama) yöntemi ile doğal kaynakların bulunmasında da kullanılmakta ve böylece, Uzaktan Algılama yönteminin en önemli verilerinden birini oluşturmaktadır. Uzaktan Algılamada Fiziksel Kuramlar 1)Planck kanunu 2)Wien kanunu 3)Stefan-Boltzmann kanunu 4)Lambertin Kosinüs kanunu
Algılama
Uzaktan algılamanın temelini oluşturan esas olay algılamadır. Algılayıcıların tipine göre sınıflandırılır. Uydular algılama tekniğinde kullandıkları enerji kaynaklarına göre Aktif algılama ve Pasif algılama olmak üzere ikiye ayrılırlar.
Aktif ve Pasif algılama
- Pasif algılamada Güneş gibi başka bir kaynaktan gelen ışınların cisimlere çarptıktan sonra uyduya ulaşarak elde edilen algılama yöntemidir. Bu yöntemde gece ve gündüz olması başarımı direk etkileyeceği gibi meteorolajik etmenlerde etkilidir. Bu tip algılama yapan algılayıcılar güneşin gönderdiği ışınlar vasıtasıyla yansıyan cisim ışınlarını ölçerler. Bu tip algılayıcıların önemli 2 özeliği vardır. İlk olarak yalnızca güneş varlığında algılama yaparlar, hava bulutlu ise algılama yapamazlar. İkinci önemli özelliği de bedava enerji kullanmaları ve bu sayede enerji tasarrufu sağlamaktadırlar. Ayrıca bu sistemler gündüz hava açıkken yansıyan tüm cisim görüntülerini algılarlar. Ancak algılanan bu görüntüler saklanma maliyeti yüksek olduğundan depolanamaz. Bu yüzden talep üzerine görüntü alınır ve kaydedilir böylece maliyet düşürülmüş olur.
- Aktif algılama ise uydunun kendi kaynakları ile yaptığı algılamadır. Bu yöntemde gece gündüz olamsı veya meteorolojik etmenler çok önemli değildir. Bu tip algılayıcılar güneş enerjisine ihtiyaç duymazlar kendi ışınlarını kendileri gönderir ve tekrar geri almak suretiyle görüntü elde ederler. Bu tür cihazlar korkunç bir enerjiye ihtiyaç duyarlar. Ömürleri de kendilerine depolanan enerji maliyetindedir. Bu tür sistemler gece gündüz dememden sürekli görüntü alma kapasitesine sahiptirler. Bu yüzden cisimleri siyah beyaz olarak algılarlar. Trafik polislerini kullandığı radarlarda aktif algılayıcılara iyi bir örnektir. Bu tür uyduların her zaman % 10 yanılma payları vardır, buda trafikte istenmeyen durumların ortaya çıkmasına neden olabildiği gibi profesyonel çalışmalar içinde sorun teşkil edebilmektedir.Ayrıca uzaktan algılamada Mie, Rayleigh, Nonselective(rastgele saçılım) adlı saçılmalarda vardır.Geçirgenlik ise Geçirgenlik=Geçirilen enerji/Gelen enerji ile tanımlanabilir.
Algılayıcılar
Yerden ışın yansıtan cisimlerin yaydığı ışını algılamak için geliştiren cihazlara "algılayıcı" diyoruz. (Bu algılayıcıları algılama biçimlerine göre 2 ye ayırdığımızı hatırlayınız) Algılayıcılar birde bulundukları yani yerleştikleri yere göre ayrılmaktadırlar. Ancak algılayıcıları ayırmadan önce radyometre (temel algılayıcı) adlı cihazı tanımakta yarar var. Bu cihaz aslında bir nevi fotoğraf makinesi ya da kameraya benzetilebilir ancak onlardan da farklı olduğunu unutmamak gerekir. Radyometreler yerleştirildikleri platformlardan ışın göndererek o ışını çarpıp yansıdığı cismin özelliklerini algılayan cihazlardır ve algılayıcılar esasta radyometrelerin yerleştikleri platformlara göre ayrılırlar
- Yer esaslı algılayıcılar: Bu algılayıcılar yere yakın olarak konumlandırılır ve bu şekilde çalıştırılarak kullanılırlar. Bu algılayıcılardan faydalanılarak tarımda çeşitli işlemler yapılabilinir. Genel olarak vinçlere takılırlar.
- Uçak esaslı algılayıcılar: Bu tiplerde radyometrelerin uçaklara takılmasıyla elde edilirler. Bu tür algılayıcılar daha çok 2. dünya savaşı sırasında geliştirilip kullanıldı. Bu cihazlar yardımıyla düşmanının terini tespit eden diğer güç nokta atışı yaparak düşmanının mevzilerini yok edebiliyordu. Ancak günümüzde bu cihazların yerini daha modern ve gelişmiş cihazlar almıştır.
- Uzay aracı esaslı algılayıcılar: Bu tip algılayıcılar ise radyometrelerin uzay araçlarına yerleştirilmesiyle oluşturulurlar. Biz bunlara yaygın olarak uydu adını veririz
Tarihçesi
Uzaktan algılamanın en önemli kaynağını uzay fotoğrafları ve tabiki uydular oluşturur. Uzay fotoğrafçılığı insanların uzaya açılmasından 10 yıl kadar bir süre önce, 1946 yılında başlamıştır. 2. dünya savaşında Almanlar'dan alınan V-2 roketlerinin bazıları 1946 yılında ABD'de uzayın bilinmeyenlerini incelemeye yarayacak bir takım gereçlerle donatılarak fırlatılmış ve yerin 105 km yükseklikten ilk kez resmi çekilmiştir.
1955 yılında Viking-12 roketi ile 244 km ve 1959 yılında da Atlas roketi ile 1120 km yükseklikten ABD'nin bazı bölgelerinin fotoğrafları çekilebilmiştir.
Dünya da ilk uydunun 1957 yılında Sovyetler Birliği(SSCB) tarafından Sputnik adıyla uzaya gönderilmesi ile yeni bir çağ açılmıştır.
Yerin uzaydan otomatik fotoğraf makinaları ile fotoğraflarını çeken ilk insansız uydu 1959 yılında ABD tarafından uzaya gönderilen Explorer-6 uydusudur.
Yer kaynaklarının araştırılması ve yer yüzünün incelenmesi amacı ile uzaya gönderilen ilk uydu ERTS uydusudur. 1972 yılında yörüngesine ABD tarafından yerleştirilmiş ve adı daha sonra Landsat-1 olarak değiştirilmiştir. Bu uydu iş göremez hale gelince Landsat-2 bu devreden çıkınca 1978'de Landsat-3, 1982'de Landsat-4 ve 1985'de Landsat-5 uzaya gönderilmiştir. Bu uydunun amacı ziraat, orman, jeoloji, su kaynakları, haritacılık gibi yer kaynaklarının araştırılmasıdır.
ISPRS (International Society of Photogrammetry and Remote Sensing: Uluslararası Fotogrametri ve Uzaktan algılama Birliği) günümüzde özel ve tüzel kişilerin oluşturduğu, bu alanda Dünyanın en büyük kuruluşudur.
Kullanım alanları
Haritacılık
- Ortogörüntülerin üretilmesi
- Sayısal arazi modellemeli üretimi
- Yeryüzü deformasyonunun izlenmesi
- Topoğrafik harita üretiminde
Hidrolojik Uygulamalar:
- Su Kaynakları Yönetimi
- Su Kalitesi Analizleri
- Deniz, Göl ve Akarsu Kirliliği inceleme
- Sel Haritalaması ve izleme
- Kıyı Bilimleri Araştırmaları
- Deniz Yüzeyi Rüzgar ve Dalga Araştırmaları
- Deniz Yüzeyi Sıcaklık Dağılımı Belirleme Çalışmaları
- Kar Dağılımını ve Miktarını Belirleme ve Erime Miktarı Tespiti
- Buz Erimesi ve Buz Hareketi Gözetleme
- Gemi Atıkları izleme
- Okyanus Bilimleri Araştırmaları
- Sulak alanların haritalanması
- Buz konsantrasyonlarının tespiti(NOAA)
- Buz kirliliği
- Nehir yatakları ve nehirler
- Yağış düşen alanların belirlenmesi ve düşen yağışın tespiti
Jeolojik Uygulamalar
- Jeolojik Yapı Araştırmaları ve Haritalama
- Fay, Çizgisellik ve Kırıkların Tanımlanması
- Yüzey Sekli Analizi
- Delta veya Kıyı Yüzey Şekillerinin Analizi
- Topografya Çalışmaları
- Jeotermal Araştırmalar
- Deprem Araştırmaları
- Volkanik Araştırma Çalışmaları ve İzleme
- Maden ve Yeryüzü Kaynaklarının Aranması
- Kum ve Ponza alanlarının tespiti
- Petrol aramaları
- Jeobotanik
- Kayaç tiplerinin tespiti
- Çevresel jeoloji
- Jeolojik riskler
Ormancılık Uygulamaları
- Orman Bitki Örtüsünün Haritalanması ve Sınıflandırılması
- Ağaçlandırma Araştırma ve Çalışmaları
- Orman Kaynakları Envanterinin Belirlenmesi
- Ağaç Hastalık ve Böceklenmelerini Gözetleme ve Önleme
- Ormansızlaşma ve Çölleşme İzleme ve Araştırmaları
- Kereste Üretimi Tahmini ve Planlaması
- Orman Yangını İzleme
- Orman Yönetimi
- Nem miktarı
- Tür çeşitliliğinin tespiti ve haritalanması
Zirai Uygulamalar
- Ürün Tipini Ayırma
- Ürün Gelişimi İzleme
- Ürün Rekolte Tayini
- Ürün Hasar Tespiti (Hastalık, Böceklenme vb.)
- Toprak Nemi ve Türünü Belirleme ve Sınıflandırma
- Tarım Faaliyetleri Organizasyonu
- Alan yönetimi
- Tarımsal sigortalama
Denizcilik ve Kıyı Yönetimi
- Akıntılar ve sirkülasyonların tespiti
- Stok tahmini yapmada
- Su kalitesi ve sıcaklığı tespiti (SST)
UZAKTAN ALGILAMADA BİTKİ ÖRTÜSÜ ANALİZLERİ
·Yeryüzündeki farklı cisimlerin verdiği spektral yansıtımların arasındaki farklılıkların sebebini açıklayabilecek,
·Bitki örtüsü belirleme üzerine yapılan Uzaktan Algılama projelerinin farklı aşamalarındaki analiz ve modelleme çalışmalarını irdeleyebilecek,
·Bitkilerin spektral yansıtımının, elektromanyetik spektrumun farklı dalgaboylarındaki, fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerini yansıtan, karakteristik dağılımını tanımlayabileceksiniz.
GİRİŞ:
Dünyadaki diğer ülkeler göz önünde bulundurulduğunda, ülkemizin çok şanslı bir coğrafi konumda olduğu kıskanılacak bir özelliktir. Dört mevsimi yaşıyor olmamız, tarımın tam anlamı ileuygulanabileceği anlamına gelmektedir. Ekilmeden önce planlamada, ekildikten sonra sürecin takip edilmesinde ve ürün alınma aşamasında rekolte hesaplanmasında, ürün toplandıktan sonra da tarımın toprak üzerindeki etkilerinin belirlenmesinde ve bunun gibi bir çok aşamalarda uzaktan algılama sistemleri etkin olarak kullanılabilmektedir.
Bitki örtüsü ve orman alanları, bir ülkenin önemli hazinelerindendir. Bu alanların sınıflandırılması, takibi ve gelişimine yönelik planlamalar, öncelikli uygulama alanlarıdır. Bu uygulamaların her aşamasında uzaktan algılama sistemleri, projelerin vazgeçilmez parçalarıdır.
HARİTA ELEMANI OLARAK BİTKİ
Çalışma alanındaki harita elemanları içinde, algılayıcı ile algılanan cisimler arasında görüntünün kalitesini olumsuz yönde etkileyecek nesnelerin yer almaması tercih edilir. Farklı türleri belirgin özelliklere sahip olan ve kendine özgü tipik yansıma karakteristikleri gösteren bitkiler, Uzaktan Algılama yöntemleri ile kolayca tanınıp, haritalanabilir. Bitkiler de diğer cisimler gibi, kaynaktan gelen ışınları yansıtır, yayar, soğurur veya saçarlar. Yansıma ve soğurulma olayları, çeşitli dalga boylarındaki ışınlarda farklılık gösterir. Bitki türlerindeki morfoloji, su içeriği, yaprak yüzeyi ve pigmentlerindeki farklılık, farklı tipte yansıma karakteristikleri göstermelerine neden olmaktadır. Yaprağın morfolojik yapısı, yaprak yüzeyinin parlak veya mat, tüylü yada düz olması, bitkinin boyu, iğne yada geniş yüzeyli yapraklara sahip olması gibi değişkenler, elektromagnetik enerjinin bitkilerden yansıma etkileşiminde etkili iç faktörlerden bazılarını oluşturur (Şekil 5.1)
Bitkilerden ışığın yansımasını etkileyen önemli dış faktörler ise; bitkideki besin elementinin eksikliği, yapraklarda meydana gelen aşırı su kaybı, bitki hastalıkları, toprağın tuzluluğu, güneş ışınlarının geliş açısı gibi etkiler olarak örneklendirilebilir. Bitkilerde normalden daha az ve daha küçük hücre gelişimine neden olan en büyük etken, aşırı tuzluluktur. Görülebilir dalga boylarında ışığın absorplanması bu tür bitkilerde daha fazla olduğundan, yansıma daha azdır.
Bitki Örtüsünün Spektral Özellikleri: Bitki örtüsünün spektral yansıtımı, dalga boyuna bağlı olarak değişim göstermektedir. Pigmentasyon, fizyolojik yapı ve su muhtevası, bitki örtüsü için yansıtmada, yutulmada ve geçirimde önemli etkiye sahiptir (Şekil 5.2).
Görünür bölgede, bitkilerin içerdiği pigmentler (klorofil-a ve b, beta karoten, ksantofil vb.), fotosentez için gelen enerjiyi yutar. Pigmentler içinde en önemlisi klorofildir. Yutulma, yeşil bölgede daha az olduğundan, sağlıklı yapraklar gözümüze yeşil renkte görünür. Her dalgaboyunda gelen elektromagnetik enerji, bitki ile etkileştiğinde, Kırmızı (K) ve Mavi (M) dalgaboyu bitki tarafından absorbe edilerek geri yansıtılmaz. Kızılötesi (KÖ) dalgaboyunun çok büyük kısmı bitki tarafından derinlerdeki hücre katmanlarına kadar nüfuz eder, hatta çok küçük bir kısmı yaprağı geçer ve bir kısmı da yaprağın derindeki hücrelerinden geri yansıyarak geldiği ortama döner. Elektromagnetik dalganın, bitki açısından en önemli dalgaboyu Yeşil’dir (Y). Yeşil dalgaboyu, yüzeydeki hücrelerden geri yansıyarak algılayıcılara gelir. Bitki yeşil dalgaboyunu çok büyük oranda geri yansıttığı için bitkiyi yeşil algılarız (Şekil 5.3).
Elektromagnetik spektrumun yakın kızıl ötesi bölgesinde, bitkiler açısından yansıtımı etkileyen en önemli faktör, yaprağın fizyolojik yapısıdır. Yaprak pigmentlerinin ve fizyolojik yapının ortak etkisi, bütün sağlıklı yeşil yapraklara karakteristik yansıtma özelliği kazandırır. Türler arasında yaprak yansıtımındaki önemli farklar, hem pigment içeriğini, hem de fizyolojik yapıyı etkileyen yaprak kalınlığına bağlıdır. Yapraktaki klorofil, yaklaşık olarak 0,45 ile 0,65 μm arasındaki dalga boyu bantlarından gelen enerjinin çoğunu yutmaktadır. İki klorofil-yutma bandı arasındaki dalga boylarında ilişkisel yutma kaybı, yaklaşık 0.54 μm de bir yansıtım tepe noktası oluşmasına neden olur. Bu yeşil dalga bölgesidir. İşte bu dalga boylarındaki düşük yutulma; normal, sağlıklı yaprakların gözümüze görünmesine neden olur. Eğer bir bitki stres altında ise ve klorofil üretimi azaldıysa, klorofil-yutma bantlarında daha az yutulma olmakta ve özellikle spektrumun kırmızı bölgesinde daha fazla bir yansıtıma sahip olacaklarından, sarımsı veya "klorotik" renkte gözükmektedir. Bu bölgede bitki yapraklarındaki pigmentlerin ışığı fazla soğurmaları nedeniyle düşük yansıma olmaktadır, bu nedenle 0,4–0,7 μm bölgesi pigment soğurma dilimi olarak tanımlanır. Soğurma özellikle mavi ve kırmızı ışığın bitki yapraklarında gerçekleşen fotosentez işleminde kullanılmasından ileri gelmektedir. Yeşil dalga enerjisinin önemli bir miktarı ise geri yansıtılmaktadır. Bunun sonucu olarak, yaşayan bitkiler yeşil görünmektedir. Klorofil dışında ilgilenilen diğer pigmentlerden Karotenler ve ksantofiller (sarı pigmentler) genellikle yeşil yapraklarda bulunur, ancak spektrumun mavi bölgesinde bir yutma bandına sahiptir. Bir bitki yaşlandıkça klorofil genellikle kaybolur. Bu da karotenlerin ve ksantofillerin dominant olmasına neden olur ki ağaç yapraklarının sonbaharda sarı renk almasının temel nedeni budur. Aynı şekilde sonbaharda klorofil üretimi azaldığında bazı ağaçlar fazlaca antosyanin üretir ve bunun sonucunda da yaprakları açık kırmızı görünüm alır (Şekil 5.4).
Yakın ve orta kızıl ötesi bölgede 1.4mm, 1.9mm ve 2.7mm civarındaki birincil ve 0.9mm ve 1.1mm civarındaki ikincil yutulma bantlarının sonucu olarak, yaprak yansıtımı azalır. Spektrumun bu bölgesinde soğurulma çok az, yansıma çok yüksek olduğundan, bitki türüne bağlı olarak, yansıma oranı (%30–70) değişmektedir. Geri kalan enerjinin yüksek bir miktarı ise yaprak içine iletilir. Soğurulma ise spektrumun bu bölgesinde minimum olmaktadır. 0,3–1,3 μm dalga boyları arasında bitkiden yansıma, daha çok bitki yapraklarının içyapısından etkilenmektedir. Bitki türlerinin iç yapı yönünden önemli farklılıklar göstermesi nedeniyle, bu bölgedeki yansıma ölçümleri, görülebilir dalga boylarında aynı görülen bitki türlerini dahi ayırt etmeye olanak sağlar. Sağlıklı yeşil bitki örtüsü, yakın kızılötesi bölgesinde (0,7–1,3 μm), görünür dalga boyları ile karşılaştırıldığında,
·çok yüksek yansıtım (yaklaşık: %45'den %50'ye kadar),
·çok yüksek geçirgenlik (yaklaşık: %45'den %50'ye kadar) ve
·çok düşük yutulma (%5'den az) ile karakterize edilmektedir
Bitki yapraklarının iç (hücre) yapısı çok karmaşıktır. Yakın kızılötesi bölgesindeki yansıtımı kontrol altında tutan en önemli etken bu içyapıdır. Yaprak yapısı bitki türleri için çok farklılık gösterdiğinden, buna bağlı yansıtmadaki farklılıklardan yararlanılarak türleri ayırt etmek mümkün olmaktadır. Ayrıca hücre yapısındaki herhangi bir bozulma veya değişiklik yansıtma özelliğini de değiştirdiğinden, bitki hastalıklarını da saptamak kolaylaşmaktadır.
1,3μm’den 0,7μm’ye doğru spektrumun yakın kızılötesi bölümünden görünür bölgeye gitmekte olduğumuz için, sağlıklı vejetasyonda meydana gelen yansıma artmaktadır. 0,7–1,3μm’deki bitkilerin yansıma oranları, birinci olarak bitki yapraklarının iç yapılarından olmaktadır. Bu yapı, bitki türlerinde oldukça değişken olduğu için, yansımanın bu bölgede ölçülmesi, bitki türleri arasındaki tanımlamaları kolaylaştırmaktadır. Burada görünür bölgedeki dalga boyları çok benzer olsa bile, bu işlemler çok kolay gerçekleştirilmektedir. Benzer şekilde, bitkilerin çoğu bu bölgede yansımalarını çok değişik şekillerde yapmaktadır ve alıcıların bölge düzenlemeleri sık sık vejetasyon etkilerini belirlemede kullanılmaktadır. Dalga boylarının 1,3μm’deki enerjisi boyunca yaprakların yansıması genellikle toplam olarak yaprak içerisinde bulunan su muhtevası ile ilişkili olmaktadır. Bu toplam değer yaprağın hem içeriğinin hem de kalınlığının bir fonksiyonudur.
Çok sayıda yaprak tabakası, tek bir yaprak yansıtımı ile karşılaştırıldığında, spektrumun yakın kızılötesi bölgesinde (%85’e kadar) daha yüksek yansıtıma neden olur. Bunun nedeni toplamsal yansıtımdır. En üstteki yaprak tabakasından geçirilen ve ikinci bir tabakadan yansıyan enerji, ilk tabakadan kısmen tekrar geçirilir. Örneğin, kendisine gelen yakın kızılötesi enerjinin %50'sini yansıtan ve yaklaşık %50'sini geçiren bir yaprak göz önüne alınırsa; geçirilen enerji, ikinci yaprak tabakasına gelir ve burada bunun yarısı (ilk enerjinin %25'i) tekrar geçirilir ve yarısı da yansıtılır. Daha sonra bu yansıyan enerji, bu enerjinin yarısını (yani orijinalinin %12,5'i) geçiren ve yarısını yansıtan en üst yaprak tabakasından tekrar geçer. Bu iki tabakalı örnekte, en üst yaprak tabakasından gelen toplam enerji, içeri giren enerjinin %65’i olmaktadır.
Orta kızıl ötesi bölgede yansıtım, su miktarına ve yaprak kalınlığına bağlıdır. Su miktarı arttıkça, yansıtım azalmakta ve yutulma artmaktadır. Orta kızılötesi bölgesinde (1,3–2,7 μm) bitkilerin su muhtevası spektral yansımaya etki eder. 1,4μm; 1,9μm; 2,7μm yakınında oluşan güçlü su yutma bantları, yeşil bitki örtüsünün spektral duyarlılığında baskındır. Yansıma eğrisi bu kısımlarda çukurluklar gösterir. Orta kızılötesi dalga boylarında yansıtım, tepe noktaları ve su yutma bantları arasında, yaklaşık 1,6μm ile 2,2μm de oluşur. Gelen güneş enerjisinin bitki örtüsü tarafından yutulma derecesi, yaprakta bulunan su miktarının bir fonksiyonudur. Yansıtma ile yapraktaki su içeriği ters orantılı olup, su içeriği de yaprak kalınlığı ile orantılıdır. Yaprakların nem oranı azaldıkça, orta kızıl ötesi bölgesindeki yansıtım artar. Yapraklar nem kaybettikçe hücre yapılarında oluşan değişim yakın kızılötesi yansıtımı da etkiler. Bu bölgede bitki örtüsü üzerine gelen enerji esas olarak ya yansıtılmakta yada soğurulmaktadır. Bitki dokuları içinde iletimi ya çok az olmakta yada hiç olmamaktadır. Yansımada azalmanın 1,4–1,9 ve 2,7μm dalga boylarında bitki yapraklarında bulunan suyun, gelen enerjiyi ileri derecede soğurması söz konusudur. Soğurmanın meydana geldiği bu bantlar arasında yer alan 1,6–2,2μm dalga boylarında yansıma en üst düzeye çıkmaktadır. Spektrumun bu bölgesinde yansıma, yaprakların toplam su yüzdesi ile yakından ilişkilidir. Bu toplam su yüzdesi yaprağın hem kalınlığı, hem de nem içeriğinin bir fonksiyonudur.
İç Faktörler; Yakın kızılötesi bölgesinde soğurulacak enerji, yaprak sıcaklığının proteinlerin zarar görebileceği düzeye kadar yükselmesine neden olur. Bu aşamada yaprağın morfolojik yapısı, yakın kızılötesi bölgesinde bitki örtüsü üzerinden elektromagnetik dalganın yansımasını etkileyen asıl faktör halini alır ve elektromagnetik spektrumun yakın kızıl ötesi bölgesinde çok az soğurulma meydana gelir. Bitki enerjiye ihtiyacı olduğu yerde soğurma yapmakta, buna karşılık aşırı ısınmayı önlemek için yakın kızılötesi ışınlarını yansıtmaktadır. Aynı bitki üzerinde farklı derecede yansıma gösteren yaprakların morfolojik yapısı da farklıdır. Bitkinin yaşlı alt yaprakları, genç yapraklara göre daha az yansıma yapmaktadır. Bu yaprakların morfolojik yapıları da birbirinden faklıdır. Yaprak yüzeyinin parlak, mat veya tüylü olması da yansımayı etkiler. Vejetasyon türlerinin farklı morfoloji, su içeriği, yaprak yüzeyi ve pigmentleri olduğundan birbirinden bağımsız olarak faklı tipte spektral yansıma tipleri vardır (Şekil 5.2).
Dış Faktörler; Bitkinin yaşadığı ortam koşulları, bitki yaprağının morfolojisini, su içeriğini, yüzey özelliklerini etkilemektedir. Bu etkileşim yapraklardan olan yansımanın optimum koşullarda meydana gelen yansımadan daha farklı olmasına neden olur. Yapraklardan olan yansımayı etkileyen dış faktörlerin en önemlileri yapraklardan aşırı su kaybı ve bitki besin elementlerinin noksanlığı olarak özetlenebilir.
Yapraklardan Aşırı Su Kaybı; Toprağın nem içeriği ile doğrudan ilişkili bir faktördür. Bitkilerin topraktan ihtiyacı olan suyu karşılayamadığı durumlarda noksanlık söz konusudur. Bu da yansımayı etkilemektedir. Bu etki yakın kızılötesi dalga boylarında hafif yansımanın artması şeklinde görülürken, 1,5μm'nin üzerinde yansımada önemli bir azalma söz konusudur. Yaprakların oluştuğu devredeki nem durumu da, bu yapraklardan olan yansımada etkili olmaktadır. Yüksek nem koşullarında oluşmuş bir yaprak, bütün dalga boylarında daha az yansıma gösterirken, düşük nem koşullarında gelişmiş olan yapraklardan daha fazla yansıma olmaktadır.
Bitki Besin Elementlerinin Noksanlığı; Bitkide besin elementlerinin noksanlığı, yapraklarda kloroz görülmesine, sararmasına, su noksanlığına, çiçeklerde renk değişikliğine ve diğer anormal oluşumlara neden olur. Örneğin demir noksanlığında yapraklar sararır, magnezyum noksanlığında damarlar arası renk kaybolur ve bazı bitkilerde kıvrılmalar olur. Azot noksanlığında genç yapraklar sararırken, fosfor noksanlığında yaprak önce koyu yeşil renk alır, sonra bronzlaşır ve normal büyüklüğüne ulaşamaz. Bitki besin elementlerinin noksanlığı yanı sıra, aşırı ve dengesiz miktarda bulunması da yapraklarda anormal gelişmelere neden olmaktadır. Bitki besin elementleri noksanlığı veya fazlalığı sonucu ortaya çıkan klorozlar, doğrudan bitkilerin spektral yansıma karakteristiklerini de etkilemektedir.
Genel olarak yapısal ve elementel geometri, yaprakların geçirimi, yaprak tabakalarının sayısı, bitki üzerindeki yaprakların dizilimi ve arka plandaki toprak ve jeolojik yapının karakteri, yansıtımı etkileyen en önemli faktörlerdendir.
Görünür bölgede, bitki örtüsünün güneş enerjisinin büyük bir kısmını yutması ve enerji dengesine bağlı olarak ısıl bölgede yayım yapması nedeni ile, elektromagnetik spektrumun ısıl kızıl ötesi bölgesinde bitki örtüsü ısıl özellikleri, suyun veya toprağın özelliklerine kıyasla daha karmaşıktır. Bitki örtüsünün sıcaklığı, geniş yüzey alanına ve yüksek terleme oranına bağlı olarak değişir. Bitki örtüsü kendisini çevreleyen topraktan 30 kat daha fazla bir ışıma oranına sahiptir. Elektromagnetik spektrumun ısıl bölgesinde yapılan Uzaktan Algılama çalışmalarında; toprak sıcaklığı, algılayıcı açısı, bitki örtüsü tipi ve bitki örtüsünün nem içeriği gibi değişkenler üzerinde titizlikle durulmalı ve analiz ve modelleme çalışmalarında gözönünde bulundurulmalıdır.
Elektromagnetik enerjinin bitkiler tarafından soğurulduğu ve uydu görüntülerinde koyu renk göründüğü elektromagnetik dalga bant aralığı kırmızı banttır. En geniş yakın kızılötesi bant aralığı Landsat uydusuna aittir (Tablo 5.1). Yakın kızılötesi bant aralığının diğer uydulardan daha geniş olması nedeni ile Landsat uydusu, bitkiler üzerinde yapılan Uzaktan Algılama çalışmalarında tercih edilmektedir. Landsat uydusunun görünür bölgede 3 bandı (kırmızı, yeşil, mavi), yakın, kısa dalga, orta ve ısısal kızılötesi bölgede birer bandı olmasına karşılık, SPOT ve IRS uydularında görünür mavi, orta ve ısısal kızılötesi bantlara yer verilmemiştir. IKONOS uydusunda, görünür mavi bant olmasına karşılık, kısa dalga kızılötesi bant yer almamıştır. Bu bakımdan farklı uydularda yakın kızılötesi ve görünür kırmızının bulunduğu bant numaraları farklılık göstermektedir. MSS algılayıcılı Landsat uydusunda ise bantlar 4 5 6 7 olarak numaralandırılmıştır.
1986 yılından sonra kullanıma sunulan uydular, Landsat serisi uydulara kıyasla çözünürlük açısından çok daha iyidir. 2002 yılı Şubat ayından itibaren faaliyete geçen QuickBird uydusu ve 2002 yılı Mayıs ayında fırlatılan SPOT 5 uydusu, 2,5m çözünürlük ile yakın kızılötesi ve kırmızı bantlarda bitki örtüsü algılanması çalışmalarında önemli gelişmeler kaydetmiştir.
Bitki Analizleri: Yakın kızılötesi ve görünür kırmızı bantları arasındaki zıtlığı artırmak veya iki banttaki bilgiyi tek banda sıkıştırarak bitki varlığını incelemek üzere Denklem 5.1’de verilen normalize fark bitki indisi ve Denklem 5.2’de verilen bant oranlama yöntemi kullanılmaktadır.
Analiz, modelleme ve haritalama çalışmalarında önemli bir bilgi olan bitki indisi, bir çok farklı yöntem ile belirlenir ve elde ettiğimiz bitki indisi bilgileri, yeşil bitki örtüsü karakteristiğini ortaya çıkarır. Bitki indisi kullanılarak elde edilen haritalar sadece bitkilerin yoğun olduğu alanları değil, bunun yanısıra bitkinin zayıf olduğu veya bitkisiz boş alanları da haritalamamızı sağlar. Elde edilen bitki indisi değeri ne kadar 1 değerine yakın olursa, bitkinin kuvvetli olduğu, 0 değerine yaklaştıkça bitki örtüsünün yok olduğu, negatif olduğunda ise ilgili alanların tamamen bitkisiz olduğu anlamına gelmektedir. Nehir, göl gibi su yüzeylerinde bitki indisi değerlerinin çok düşük olacağı kesindir. Aynı durum, yerleşim alanları, sanayi alanları, yol ağları gibi insan eliyle oluşturulmuş yapay alanlarda da geçerlidir
Bitki İndekslerinin Oluşturulması; Bitki indeksi, elektromanyetik spektrumdaki farklı dalga boylu yansıma değerlerine matematiksel işlemler uygulanarak bitki örtüsünün yoğunluğunu gösteren tek bir değerin elde edilmesi işlemleridir. Yüksek değerde bitki indeksine sahip pikseller sağlıklı bitki örtüsünü gösterir. Bitki örtüsünün güçlü yansıma özelliği gösterdiği, farklı dalga boyundaki bantlar arası işlemler sonrası görüntü zenginleştirilmiş olur. Aşağıda bazı vejetasyon indeksleri için ayrıntılı örnekler verilmiştir.
Vegetation Index (Bant Oranlama indeksi)
Bitki indekslerinin en basit şeklidir. Multispektral tarayıcılar tarafından alınan bitki örtüsüne ilişkin görüntülerin, farklı spektral bantta iki dijital değer arasındaki orandır. Bant oranları, iki spektral bant arasında tersine ilişki olduğunda bazı gizli bilgilerin ortaya çıkmasını sağlar. Diğer taraftan topoğrafyada meydana gelen gölge etkisini giderir. Bu oranlama yöntemi ile, bitki örtüsünün genel sağlığı, toplam biyo-kütle, klorofil içeriği, arazi yüzeyini kaplayan vejetasyonun oranı gibi vejetasyon karakteristiklerini değerlendirmek için kullanılır.
Vegetation Index;
Bitki örtüsünün spektral davranışı, yakın kızılötesi ve kırmızı bantlarla ilişki içindedir. Kırmızı banttaki yansıyan ışık, bitkideki klorofil tarafından yutulurken, yakın kızılötesi ışık mezofil tarafından güçlü bir şekilde yansıtılır. Böylece oran (VI), sağlıklı bitkiler için yüksek olur, bu aşamada sağlıklı ve sağlıksız bitki örtüsü ayrımı kolaylıkla yapılır. Özellikle ormancılık, ziraat ve jeoloji gibi yerbilimleri araştırma uygulamalarında yaygın olarak kullanılır.
Normalized Difference Vegetation Index (Normalize Edilmiş Bitki İndisi)
Uygulamalarda çok çesitli bitki indeksleri kullanılmasının yanında genellikle farklı zamanlı görüntüler için topoğrafik ve atmosferik etkiden arındırılmış Normalize Edilmiş Bitki İndeksi kullanılır. Yakın kızılötesi ve görünür kırmızı bantları arasındaki zıtlığı artırmak veya iki banttaki bilgiyi tek banda toplayarak, bitki varlığını incelemek üzere normalize edilmiş bitki indisi formüle edilir.
Normalize edilmiş bitki indisi değerleri veya yakın kızılötesi bandı, kırmızı bantla oranlayarak elde edilen sonuçlar, yeşil bitki örtüsüyle ilgili bilgiyi verdiği gibi, bitkinin zayıf olduğu veya bitkisiz boş alanları da belirlemektedir.
Ayrıca bitki indisi;
·1 değerine ne kadar yakın olursa, bitkinin kuvvetli olduğunu,
·0 değerine yaklaştıkça bitki örtüsünün yok olduğunu,
·negatif olduğunda ise alanların kesinlikle bitkisiz olduğunu
göstermektedir.
Nehir, göl gibi su yüzeylerinde bitki indisi değerlerinin çok düşüktür. Aynı durum, yerleşim alanları, sanayi alanları, yol ağları gibi insan eliyle üretilmişyapay alanlar içinde geçerlidir. Normalize edilmiş bitki indisi, yeşil bitkilerin pikseli tamamen kapladıkları zaman yüksek, hiçbir yeşil bitki olmadığı zaman ise düşüktür. Normalize edilmiş olması, farklı güneş açısı etkilerini de ortadan kaldırır.
Difference Vegetation Index (Bitki Ayrım İndeksi)
Yakın kızılötesi yansımadan, görünür kırmızıyı çıkarmakla elde edilir. Yakın kızılötesi ve görünür kırmızı yansıma değerleri ölçümleri çok hassastır ve toplanmaları ile normalleştirilmez.
Liquid Water Content (Hareketli Su İçeriği)
Hareketli suyun karışımda olduğu bir materyalin oranıdır. Genellikle ağırlık yada hacimsel olarak ifade edilir.
T; toplam materyal, W; Su, A; Hava, S; Katı ve x, y, z; katsayılar. Suyun katı ve sıvı alt bölümleri olabilir. LWC, 1 eşitliği ile gösterilir.
Leaf Area Index (Yaprak Alanı İndeksi)
Her bir arazi parçası için yeşil yaprak alanının oranı olarak ifade edilir. Bu indeks besin zinciri, fotosentez, transpirasyon, respirasyon, verimlilik göstergesi gibi pek çok biyolojik ve fiziksel yöntemlerde kullanılan önemli bir parametredir. Yaprak Alanı İndeksi, orman yangınlarının etkileri yada ormansızlaşma gibi arazi özelliklerini tanımlamada da kullanılır. Vejetasyon sağlığını ölçme şekli olarak kullanılan; Green Leaf AreaIndex, bitkisel materyalin gelişim durumunu ölçmede kullanılan; Greenness, birim alandaki yaprak ağırlığı veya hacmi için suyun toplam miktarı ve vejetasyonun enerji dengesi, transpirasyon potansiyelini tahmin etmekte; Leaf Water Content Index gibi ayrıca önemli bitki indeksi parametreleri kullanılır.
Yaprak dökmeden her mevsim yeşil kalan orman alanları, uydu görüntülerinden türetilen bitki indisi görüntülerinde, yüksek bitki indisi değeri verir. Yaprağını döken bitki örtüsünün yapraklarının döküldüğü mevsimde alınan uydu görüntülerinden oluşturulan bitki indisi görüntüsünde düşük indis değeri görülür.
Uzaktan Algılama Çalışmalarında Bitki Analizleri; Bitki indisi kullanılarak yapılan analiz ve modelleme çalışmalarından elde edilen sonuçlar, çalışma alanının bitki örtüsü ve arazi kullanım haritalarının üretilmesine gerçekçi bir değer katmaktadır. Bitki varlığı, içinde bulunduğu toprak yapısı, coğrafya, jeoloji ve mevsimsel değişim gibi değişkenlere hassas bir şekilde bağlıdır. Özellikle bitkilerin belirli zaman dilimlerinde gösterdiği karakteristik özellikler vardır. Örneğin, bir bitkiyi veya tahıl ürününü belirlemek için, bu ürünün ekildikten sonra yeşerdiği veya yeşil kaldığı aylarda kaydedilmiş bir uydu görüntüsü, ilgili proje kapsamında değerlendirilmelidir. Ülkemizde buğday, arpa gibi tahıl ürünleri, Nisan ve Mayıs aylarında yeşermekte oldukları için bu aylarda kaydedilmiş bir uydu görüntüsüyle bu alanlar üzerinde çalışılmalıdır. Uydular, yeryüzünün yaklaşık 700 km yukarısından görüntü kaydettikleri için, bulut ve bulut gölgesi altında kalan alanlardan tatmin edici bilgi elde etmek güç olmaktadır. Ürün özelliğini kaybetme aşamasında, sararmak üzereyken, havanın açık olduğu zamanda alınan görüntü, proje çalışmalarına dolaylı yoldan katkı sağlamaktadır. Akdeniz bölgesinde olduğu gibi, farklı mevsimlerde farklı ürün yetiştirilen bölgelerde ise, farklı mevsimlerde kaydedilmiş uydu görüntüleri kullanılarak, farklı ürünlerin belirlenmesi çalışması yapılabilir. Yaprak dökmeden her mevsim yeşil kalan orman alanları, farklı mevsimlerde kaydedilmiş uydu görüntülerinden türetilen bitki indisi görüntülerinde, yüksek bitki indisi değerleri verir. Bir mevsimde belirli bir ürün hasat edilip, arazi yıl boyu dinlenmeye bırakılıyorsa, bu durum, ürünün yeşerdiği mevsimdeki bitki indisi görüntüsünde yeşil alan, hasat edildiği mevsimdeki görüntüde ise bitkisiz boş alan olarak belirlenir.
Ülkemizde bazı tarım alanları bir yıl ekilmekte, bir yıl ise nadasa bırakılmaktadır. Bu alanlar, ekili olduğu yılın uydu görüntüsünde bitkili alan, nadasa bırakıldığı yılda ise bitkisiz boş alan olarak belirlenir. Mera alanları ise otlatma sıklığına bağlı olarak orta ile zayıf arası bitki örtüsüne sahip olur. Eğer, meralar otlatıldıktan sonra kendini toparlamak amacıyla dinlendiriliyorsa, mevsimsel olarak fazla bir değişim göstermez. Aynı durum, şehirlerde bırakılmış park alanları, çayırlar, oyun ve mesire alanları için de geçerlidir.
Farklı arazi kullanımlarını belirlemek için bitki indisi görüntüsü bir ön hazırlık olarak kullanılabilir. Proje çalışmalarının farklı aşamalarında farklı teknikler kullanılmaktadır. Örneğin farklı arazi kullanım tiplerini temsil eden örnek alanların bilgisayar ekranında gözle yorum yaparak belirlenmesi. Yapay olarak renklendirilmiş uydu görüntüsü, bilgisayar ekranına bir görüntü işleme yazılımı aracılığı ile, yakın kızılötesi bant yeşil, görünür kırmızı bant mavi, diğer herhangi bir bant ise kırmızı renk bileşeni olarak kullanılıp ekrana görüntü olarak getirilebilir. Bu bant seçiminden amaç, bitki örtüsünün yakın kızılötesi banda duyarlı olması özelliğini bilgisayar ekranına taşımak, bitkileri parlak yeşil olarak sergileyerek gözle yorumlanmasını kolaylaştırmaktır.
Denetimli sınıflandırma tekniği ile, gözle birbirine benzetilen örnek arazi örtüsü çeşitleri farklı sınıfları temsil etmek üzere değişken olarak kullanılabilir. Bu aşamada, biçim tanıma amaçlı sınıflandırma programı da örnek alanlarda hesapladığı istatistiksel verileri kullanarak bütün görüntüde örnek alanlara benzeyen bölgeleri, o alanların atandığı sınıfa atar. Örnek alanlar, uydu görüntüleriyle coğrafi bilgileri çakıştırmayı amaçlayan bir yer gerçeği belirleme çalışması esnasında araziye götürülen kağıt üzerine basılmış uydu görüntüsüne işaretlenir veya GPS ölçüm değerleri toplanarak laboratuvar çalışması kapsamında hava fotoğrafına, haritaya veya uydu görüntüsü üzerine koordinatlı olarak işlenir. Belirlenen örnek test alanlarındaki harita elemanı statüsündeki cisimler, UTM koordinatları, GPS küresel konum belirleme aleti kullanılarak detaylandırılır. Elde edilen coğrafi bilgiler, laboratuvar çalışması aşamalarında yapılacak geometrik düzeltme teknikleri ile sayısal harita kapsamında değerlendirilir. Farklı arazi kullanım çeşitlerini simgeleyen sınıfların ne kadar bitki yoğun olduklarını tahmin edebilmek için sınıf ortalama nitelik değerleri temel olarak alınarak her sınıfın ortalama bitki indisi değeri hesaplanır. Bu bilgiler aracılığı ile, bir kümenin ne kadar bitki yoğun olduğu bilgisi elde edilir.
Orman Alanları Üzerine Çalışmalar: Uzaktan Algılama çalışmaları kapsamında çok fazla uygulama imkanı bulunan projelerin başında, orman sahaları üzerinde gerçekleştirilen çalışmalar gelmektedir. Bunlardan biri olan yetişme ortamı verileri, ormancılık sektörünün, orman kadastrosundan silvikültürel planlamalara kadar geniş yelpazede en önemli bilgi altyapısını oluşturmaktadır. Sürdürülebilir ormancılık için yetişme ortamı özelliklerinin belirlenmesi, sınırlandırılması ve haritalara bağlanması gerekir. Ekosistem tabanlı ormancılık çalışmaları ile orman ekosisteminin dengeli bir şekilde varlığını sürdürmesi de yine yetişme ortamı özelliklerini, yaşama birliğini ve bu birliği oluşturan canlı toplumların bilinmesine bağlıdır. Yetişme ortamı özellikleri araştırılıp ortaya konulmadan, modern ve teknik anlamda bir planlamanın mümkün olamayacağı, doğaya uygun bir orman işletmeciliğinin yapılamayacağı, ormanların gerçek verim gücü, hasılat ve büyüme ilişkilerinin ortaya konulamayacağı, amenajman planları ile silvikültür planları arasında çelişkilerin giderilemeyeceği ve ormanların gerçek anlamda fonksiyonlarının uygulanmakta olan yöntemlerle belirlenemeyeceği bir gerçektir. Bu aşamada Uzaktan Algılama ve Coğrafi Bilgi Sistemleri teknikleri kullanımı kaçınılmazdır.
Sürdürülebilir ormancılık çalışmalarını yürütebilmek için, yetişme ortamını iyi tanıyarak bu ortamın yetiştirme gücünden devamlı ve en yüksek verimi alacak şekilde yararlanmak gerekmektedir. Yetişme ortamı faktörlerini bilmeden ormanların planlaması, silvikültürel uygulamalar, ağaçlandırma ve erozyon kontrol çalışmalarının yapılabilmesi bir hayli zordur. Ormancılıkta silvikültür planlarının başarı derecesi doğrudan yetişme ortamı koşullarının bilinmesine ve tanınmasına bağlıdır. Üstelik yetişme ortamı envanteri yalnız ağaç türü seçimi için değil, ormana uygulanacak bütün silvikültürel müdahaleler için gerekli temel esasları verir. Silvikültürel kararlarda (tür seçimi, gençleştirme yöntemi ve bakımı) etkili olan en önemli faktörlerin yetişme ortamı özellikleri olduğu bir gerçektir.
Ekosistem tabanlı çok amaçlı planlama yaklaşımı orman ekosistemi içindeki bütün öğeleri dikkate alan ve ormanları ekolojik, ekonomik ve sosyo-kültürel değerleri ile planlayan bir planlama yaklaşımıdır. Bu planlama yaklaşımı ile yapılacak orman amenajman planlarında yetişme ortamı verim gücünün gerçek anlamda belirlenmesi gerekmektedir. Söz konusu bu planlama yaklaşımında yetişme ortamı verim gücünün belirlenememesi halinde ormanların gerçek anlamda görebileceği fonksiyonlar belirlenemeyecek, faydalanmanın düzenlenmesi sekteye uğrayacak, uygulanacak silvikültürel müdahalelerde istenilen başarı seviyesine ulaşılmayacak ve ormanların sürekliliği tehlike altına girecektir. Ancak yersel ölçümlerle yetişme ortamı envanterinin ortaya konulması oldukça zaman alıcı, pahalı ve fazla işgücü isteyen bir çalışmayı gerektirmektedir. Buna karşın Uzaktan Algılama verileri ile kısa sürede daha düşük maliyetle başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Meşcere tiplerinin yapısı ve dağılımı; yeryüzü şekli, iklim, anakaya özellikleri, topoğrafik özellikler, toprak yapısı ve toprak nemi gibi parametrelerin belirlediği yetişme ortamı özelliklerine bağlıdır. Yetişme ortamı özelliklerinin belirlenmesinde ise toprağın su ekonomisi (yıl boyunca nem değişimi) en önemli parametreyi oluşturmaktadır. Yetişme ortamı için gerekli olan faydalanılabilir su miktarı arazide toprak profili açılarak alınan toprak örneklerinin laboratuarda incelenmesiyle belirlenmektedir. Elde edilen sonuçların diğer parametrelerle birleştirilmesiyle de toprağın su miktarı belirlenmekte ve bunun sonucunda yetişme ortamı özellikleri belirlenmektedir. Topraktaki su içeriğinin toprağın yansıtma özelliklerine önemli ölçüde etki etmesi nedeniyle, yetişme ortamı özelliklerinin belirlenmesi, az sayıda yersel ölçme yapılarak, uygun Uzaktan Algılama verileriyle belirlenmesi, istenilen sonuçlara daha kısa sürede ulaşılmasını sağlamaktadır.
Proje Çalışmalarında Gereklilikler; Doğal kaynakların bilinçsiz kullanımı, fiziki çevreyi geri dönüşü olmayacak şekilde değiştirmektedir. Dünyanın doğal dengesinin bozulması, doğanın yapısını bozarken, insan yaşamını da tehdit etmektedir. Dünyadaki doğal ve yapay değişimlerin izlenmesinde Uzaktan Algılama çalışmaları gün geçtikçe önemini artırmaktadır. Bitki örtüsü ve orman kaynaklarının Uzaktan Algılama metotları ile izlenmesi, değerlendirilmesi ve planlanması zorunlu hale gelmiştir. Bu sayede farklı özelliklerdeki uydu görüntüleri ile arazi kullanımı ve bitki örtüsünün sınıflandırılması kolaylıkla belirlenebilmektedir.
Uzaktan Algılama yöntemleriyle incelenecek alanın ekolojisi ve vejetasyonun dönemsel morfolojik ve fizyolojik özellikleri dikkate alınarak, en uygun bant kombinasyonunun seçilmesi, elde edilecek sonuçların doğruluğunu arttıracaktır. Bitki örtüsünün kendine has yansıma özellikleri içinde, elektromanyetik spektrumun yakın kızıl ötesi dalga boyunu çok güçlü olarak yansıtması, görülebilir ışık bölgesindeki dalga boylu ışınlarını (özellikle mavi ve kırmızı bölgesi) absorbe etme özellikleri, göz önünde tutularak yapılacak analiz çalışmalarında faydalı olacaktır.
Bitki örtüsünü oluşturan farklı bitki topluluklarının tür bileşimi, morfolojik yapıları, kapalılık oranı, yaprak boyutu, bitki besin elementleri, su içeriği gibi parametrelerden dolayı vejetasyonun gelen radyasyona karşı davranışı farklı olmaktadır. Bu özelliklerin bitki indeksleri oluşturularak Uzaktan Algılama yöntemleriyle ayırt edilebilir olması, bitki örtüsü analizleri için tematik haritalama ve sınıflandırma imkânı sunacaktır.
Milli Parklar, Tabiatı Koruma Alanları, Özel Çevre Koruma Bölgeleri, Sit Alanları gibi doğal ve korunması gereken alanların planlanmasında ve ileriye dönük stratejilerin ortaya konmasında ve yine doğa korumada öncelikli alanların belirlenmesinde, Uzaktan Algılama yöntemlerinin ve uydu görüntülerinin kullanılması, korunan alan yönetimi için daha rahat karar verme olanağı sağlayacaktır.
Orman yangınlarının etkileri ve sonuçları, ağaç hastalık ve böceklenmeleri gözetleme, ormansızlasma ve çöllesme (küresel ısınma) gibi güncel tehditlerin araştırılması ve izlenmesi bu yöntemler yardımıyla çok daha hızlı gerçekleşecektir.
Günümüzde çok çesitli özelliklerdeki uydu görüntülerinin kolaylıkla elde edilebilir olması ve bu görüntüler içerisinde en doğru ve kolay ayırt edilebilen öğe olan, bitki örtüsü analizlerinin ve değişimin izlenmesinde Uzaktan Algılama tekniklerinin kullanımının gerekliliği ve öneminin oldukça büyüktür.
UZAKTAN ALGILAMA İLE İLGİLİ FİZİK KANUNLARI
PLANCK KANUNU: Cisimler 310 Kelvin 37Co de veya oda sıcaklığında 9,6 mikron boyunda enerji yayımlar. 9,6 mikron boyundaki enerjiyi yayımlayan cismin görüntüsünü 8-14 mikron aralığına sahip olan bantla sağlanmaktadır.
WİEN KANUNU: Cisimlerin ısısı arttıkça; yayılım yoğunluğun arttığını İki dalganın tepe noktaları arasındaki mesafe olan, dalga boyunun azaldığını ispatlanmıştır.
STEFAN-BOLTZMAN KANUNU: Cismin sıcaklığı 2misli artığında enerji yayılımı kabiliyeti 16misli artar.
W=α.T4
W: Radyometrik Sıcaklık
α :Boltzmann sabiti (5.66961x10-8)
T: Mutlak Sıcaklık
KIRCHOFF KANUNU:
W=e.T4
W: Radyometrik sıcaklık
e: Cismin yayım kabiliyeti
T: Mutlak Sıcaklık
TERS KARE KANUNU: Kaynakla Alıcı arasındaki mesafenin karesi ile ters orantılıdır.
500metrede 1 birim IR Enerjisi algılanıyorsa 1000m.de 1/4 kadar IR Enerjisi; 2000m.de IR Enerjisi 1/16 kadar algılanır.
LAMBERT KOSİNÜS KANUNU: Kaynaktan algılanan radyasyon miktarının sensorun optik ekseni ile normal arasındaki açının kosinüsüne eşit olduğunu ispatlamıştır.
10vatts x cos0o = Cos0o=1 x 10= 10 Watt’dır.
10watts x cos60o = Cos60o=0,5 x 10 =5 Watt’dır.
10watts x cos75o = Cos75o=0,258 x 10 =2,58 Watt’dır.
RAYLEIGH DAĞILIMI: Atmoferin üst kısımlarında yayılan enerjinin dalga boyundan daha küçük olan, toz oksijen nitrojen molekülleri ile karşılaştığında, meydana gelen bir dağılım tipidir. Bu bölgede kısa dalga enerjisi uzun dalga enerjisine göre daha fazla dağılmaktadır. Görünen ışık bölgesinin en kısa dalga boyuna sahip olan mavi renk, yeşil ve kırmızı renklere göre daha fazla dağılım oluşturması nedeniyle gökyüzünün mavi renkte görünmesini sağlar.
MIE DAĞILIMI: Yayılan enerjinin dalga boyu aynı büyüklükteki partiküllerle karşılaştığında meydana gelen dağlım tipidir. Uzun dalga boyunu etkileyen toz, polen, duman ve su buharı bu dağılmaya neden olan unsurlardır.
NON SELECTIVE DAĞILIM: Yayılan enerjinin dalga boyundan daha büyük partiküllerle karşılaştığında meydana gelen dağılım tipidir. Su damlaları ve büyük toz parçaları bu tip dağılmaya neden olur. Mavi yeşil kırmızı ışığın eşit miktarlarda dağılması nedeniylede sis ve bulutlar beyaz renkte görünürler.
Hazırlayan: Recep Mustafa ERDOĞAN
2011-Ankara
JEO MADENLER
Nice hakikatler vardır ki her zaman karşılaşmamıza ve görüş ufkumuz içinde olmasına rağmen pek de farkına varamayız. Bütün asırları aydınlatan Yüce Beyan’ın mucizeliği, gün geçtikçe ve insanlık, ilim ve teknolojide ilerledikçe, daha da berrak bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Çağlara ışık tutmuş, onların gıdası, suyu ve ışığı olmuş, her alanda insanlığın bütün ihtiyaçlarını karşılamış olan Yüce Beyan’la her an haşir-neşir olma imkânı varken, insanımız- bu kudsi değerlere gereken ehemmiyeti vermediğinden, şu anda bizim keşfetmemiz gereken şeyleri batılı ilim adamları keşfetmektedir. Bunlardan biri olan A.Rona, arz kabuğunu inceleyerek, birbirine yaklaşan ve uzaklaşan kıta kabuklarında teşekkül eden maden yataklarını ve bunların meydana gelişini müşahede ve tesbit etmiştir. Bu çalışmasında oldukça enteresan hadiselere şahit olmuştur. Yeraltında ergimiş halde bulunan, hem yükte hem pahada ağır olan elementler veya madenler, arza yerleştirilmiş bir mekanizma ile insanlığın istifadesi için kilometrelerce derinliklerden yeryüzüne çıkarılmaktadır. Kabuğa nazaran Oldukça ağır ve yoğun olan bu elementlerin fizik kanunlarına göre yeryüzüne çıkmaları imkânsızdır. Durumun böyle olması halinde yeryüzünde ağır ve düzenli hiçbir metal bulunmayacaktı. Fakat ilim, hikmet ve proğramla arza yerleştirilen sistem sayesinde, levhanın biri diğerinin altına dalarken diğer taraftan iki levha birbirinden uzaklaşmakta, böylece satha yükselen mağma beraberinde kıymetli madenleri de istifademize sunmaktadır.
Şekilde görülen bu sistemin ilk defa 1973’te farkına varılmıştır. Hâlbuki Yüce Beyan’da 14 asır önce “Yer sallandığı ve arz ağırlıklarını dışarı çıkardığı zaman” ayetleriyle dikkat çekiliyordu. “Arzın ağırlıkları” tabirinden değişik manalar çıkarılabilir: Mesela kıymetli mineraller ihtiva eden Astenosfer tabakası. Gerçekten de bu tabaka silisyum-mağnezyum (sima) ve silisyum-alüminyum (sial) den teşekkül etmiştir ve 3,3 gr/cm3’lük bir yoğunluğa sahiptir. Bu yoğunluk arz çekirdeğinde 13,6’ya ulaşırken, kabukta 2,7 grlcm3’- dür. Bundan başka, burada bulunan elementlerin —elmas, platin, altın, bakır... vs.— pahada ağır elementler olduğu anlaşılabilir.
YER YÜZÜ VE SIRLARI
Bilindiği gibi üzerinde yaşadığımız yeryüzünün insanoğlu tarafından araştırılmaya başlaması oldukça gerilere dayanmaktadır. Diğer birçok bilimler gibi, jeoloji de klâsik ilk çağda bilim olarak araştırma konusu olmuştu. Daha o zamanlarda yerkabuğundaki taş ve toprakların zamanla değişikliğe uğradıkları biliniyordu. ünlü tarihçi Herodot (M.ö.500), Nil nehrinin denizin eski bir körfezini çamur ve mil sürükleyerek doldurduğunu, delta haline getirdiğini farketmişti.
Jeolojinin başlangıcı Milattan öncelere dayanırsa da gelişmesi çok yavaş olmuş, ancak 17.asırda ve 18. yüzyılın başında bir bilim olarak ortaya çıkmış ve günümüze kadar ise süratle ilerleyerek bugünkü seviyesine ulaşabilmiştir.
Bütün bu gelişmeler içerisinde en çok dikkati çeken hususlardan birisi de hiç kuşkusuz ‘ Levha Tektoniği”dir.
Bilindiği gibi arzın dış tabakasını meydana getiren 70—100 km. kalınlıkta ve katı hususiyetteki Litosfer (Taş küre) büyüklü küçüklü levhalardan müteşekkildir. Bu levhalar (Plates) Litosfere nazaran daha yumuşak ve kısmen akıcı bir bölgesi olan Astenosfer üzerinde hareket halinde bulunmaktadırlar.
Bu hareket belirli bir düzende levha dediğimiz —kıtaların da içinde gömülü oldukları— katı kabuk parçalarıyla gerçekleşmektedir. Bu levha sınırlarındaki izafi hareketler üç şekilde vuku bulmaktadır. Bunlardan birincisi, levhalar sınırları boyunca birbirlerinden uzaklaşırlar. İkinci hareket şekli ise, birbiriyle çarpışmalarıdır. üçüncüsü de, levhalar sınırları boyunca kayarak yer değiştirirler.
Bizim ele alacağımız birinci hareket şeklidir. Burada levha sınırları birbirlerinden uzaklaşırlarken aralarında bir açıklık bırakırlar (diverjon levha sınırları). Meydana gelen bu boşluğu derinlerden, Astenosferden yükselen sıcak ve kısmen sıvı ınağma doldurur. Bu olaya “Deniz tabanı yayılması” denir, Yukarı çıkan mağma burada soğuyarak katılaşır ve iki tarafa da hemen-hemen simetrik olarak yayılır. Uzaklaşmakta olan levhaların kenarlarına eklenir; burada yeni bir okyanus oluşmağa başlar. Bugünkü okyanus tabanları çoğunlukla bu şekilde meydana gelmiştir.
Deniz tabanı yayılması genellikle simetrik olarak gelişir. Yayılma merkezinden dışarı çıkan yeni maddeler merkezin her iki tarafından hemen—hemen eşit miktarlarda yayılırlar ve kenarlardaki levhalara eklenirler; bu suretle yayılma merkezi hep ortada kalır. Litosferin Astenosfer üzerinde yaptığı basınç mağmanın yükselmesi için gerekli enerjiyi sağlar. Yükselen sıcak mağmanın soğuması,katılaşarak levha kenarlarına eklenmesi yavaş yavaş vukua geldiği için, yeni çıkan taze mağma yayılma merkezinde ve yakın çevresinde bir yığılma bir birikme oluşur, zamanla burada yükseklik veya bir sırt meydana gelir. Atlas ve Hint okyanuslarında bu sırtlar okyanusun ortasında bulunduklarından, bunlara “Okyanus ortası sırtları” denir. Pasifik okyanusunda ise sırt, okyanusun ortasında değil, doğu kenarına yakın bir yerdedir.
Atlas okyanusu ortasındaki sırt onu çevreleyen okyanus diplerinden yaklaşık 2500 m. yüksektedir. Deniz tabanı yayılmasının yavaş olarak vukua geldiği (2—5 cm/yıl) bu sırtta denizdibi topoğrafyası oldukça engebelidir. Ayrıca, sırtın ortasında, doruk kısmında vâdi biçiminde derince bir yarık—bir hendek— bulunur. (Şekil 1)
Deniztabanı yayılmasının hızı 2 ile 20 cmyıl arasında değişir; ortalama hız 6 cm/yıl olarak kabul edilir.
2 cm/yıl’lık hızla gelişen bir yayılma sonunda 20 km genişlikte yeni bir litosfer parçasının meydana gelebilmesi için bir milyon yılın geçmesi gerekir. 4 cm/yıl’lık hızla bir milyon yılda 40 km2 genişlikte yeni bir okyanusal kabuk oluşur. (Viner - Mathews hipotezi)
Ayrıca Deniztabanı yayılmaları sırasında, okyanus diplerinde, bu sırtlara dik olarak bir dizi halinde gelişen, kabuğu dilim dilim parçalayan binlerce fay (büyük yarıklar) gelişır. Bu Transform faylar okyanus diplerinde km.lerce uzunluktadır. Dahası da bütün bu hadiselerle birlikte sürekli olarak çok şiddetli denizaltı volkanizması vukua gelmektedir.
Görüldüğü gibi üzerinde bakıldığında sakin ve sessiz olan okyanusların tabanları kızgın lavlarla kaynamakta, çatlamakta, parçalanmakta, korkunç ve şiddetli hadiseler süratle devam etmektedir.
Kısacası, bütün bu hadiselerin özeti, okyanusların altında devamlı kaynayan bir ateşin var olmasıdır. Biz bu gerçeğe ilmi olarak 1960’lardan sonra vakıf olabildik.
Ve bundan da gurur duyuyoruz. Halbuki 14 yüzyıl önce söylenen şu Kudsi ifadeler, bizim bütün çabalarımıza rağmen henüz ulaşabildiğimiz bu gerçeği bütün açıklığıyla yüzyıllar öncesi ortaya koymuştur.
Kudsi ifadede Abdullah b. Amr’den nakil ile, Efendimiz (s) şöyle buyurmaktadırlar: Hac yapan, umre yapan ve Allah yolunda savaşan gaziden başkası mecbur kalmadıkça deniz yolculuğu yapmasın. Şüphesiz denizin altında ateş vardır ve ateşin altında da deniz vardır” (Bezlül Mechud fi halli Ebi Davud, c. 11, s. 388 3.
Bu hadiste, deniz yolculuğunun zaruret dışında tavsiye edilmemesi şu şekilde değerlendirilmektedir:
Bilindiği gibi 1400 sene önce Arap yarımadasında denizlerle alakalı çok malumat yoktu. O dönemde büyük denizleri (okyanusları) aşabilecek tekniğe sahip, günümüzdeki gibi gelişmiş gemilerin yerinde, basit ibtidai sandallar ve yelkenli gemiler mevcuttu. Bu imkanlarla Atls okyanusu gibi büyük denizleri aşabilmek çok tehlikeliydi. Hatta o dönemde Akdenizi artık iyi tanıyan müslümanlar gözlerini Atlas okyanusuna dikmişler, keşif ve ticaret için gruplar göndermişler, fakat bunların çoğu geriye dönememiş, kaybolmuşlardır. Bu yolculukların tehlikeli olmalarının sebeplerinin başında denizaltı volkanizmalarının sık sık görülmesi ve bu volkan hareketlerindeki patlamalardan dolayı dev dalgaların hiç eksik olmaması gelmektedir. Bugün bile bu tehlike deniz aşırı ülkelere seyahatte göze alınması gereken hususlardan bir tanesidir. Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı gibi günümüzde deniz yolculuğu yasaklanmamış, ancak tehlikelerine dikkat çekilmiştir.
Hadiste ifade edilen bir diğer husus olan “ateşin altında yine denizin olması” mevzuunu ise ancak günümüzde anlamak mümkün olabilmiştir. Bilindiği gibi dünyanın yuvarlak olması sebebiyle mağma okyanusların arasında kalmaktadır. Herhangi bir okyanusun ortasından geçen kesitte mağmanın (Ateşin) iki okyanusun arasında kaldığı görülecektir. (Şekil 2)
Bu ifadelerden anlaşılan bir diğer mesele ise Efendimiz (s)’in küçük denizleri değil de büyük okyanusları kasdetmesidir. Zira Atlas okyanusunun simetriği Büyük okyanustur. Bu durum küçük denizlerle izah edilemez.
Bilindiği gibi bu kudsi ifadeleri beyan eden Zât (s)’ın hayatında büyük denizleri görmediğini ve hele binlerce metre derinlerdeki cereyan eden hâdiseleri görüyormuş gibi ifade etmeleri ve birçok sözü gibi bu ifadelerinin de ancak 14 yüzyıl sonra anlaşılabilmesini enteresan buluyor ve bunun düşünüp araştırılması gereken bir konu olduğuna inanıyoruz.JEOTERMAL ENERJİ
En korkunç şeylerin ürpertici ikliminde dahi, buğu buğu rahmetin tütüp durması, varlığın sinesinde "abes"in yeri olmaması bakımından ne kadar manidardır! Jeotermal Enerji Santralleri, kâinat hendesesinin ruhu olan "hikmet"le kontak olmamız bakımından oldukça yeni bir sinyaldir. Bakalım, gözümüzdeki perdeyi ne kadar aralayabilecekdir..?
Öyle bir asırda yaşamaktayız ki, hızlı nüfus artışının yanı sıra, bir taraftan da toplumlar hızla sanayileşmekte ve buna bağlı olarak hayat standartları alabildiğince yükselmektedir. Hiç şüphe yok ki bu, insanlık adına sevinilecek bir husus..
Bunun için, şüphesiz yeni enerji kaynaklarının bulunması ve geliştirilmesi icabetmektedir.
Günümüzde, hızlı bir artış gösteren bu enerji ihtiyacının büyük bir kısmı, bir süre daha fosil yakıtlar ve hidrolik enerji ile karşılanabilecektir. Hangi ihtiyacın ne zaman, nerede ortaya çıkacağını bilen yaratıcı, ihtiyaç hasıl olduğunda bunları giderici yeni kaynakları da şüphesiz insanlığın hizmetine sunacaktır. 1965 yılındaki dünya nüfusu 3.3 milyar, enerji tüketimi 5.232 milyar ton eşdeğer taşkömürü ve fert başına enerji tüketimi ise 1594 ton eşdeğer taşkömürü iken, yapılan araştırmaya göre 2000 yılındaki nüfusun 6 milyara, enerji tüketiminin 17,300 milyar tona ve fert başına tüketimin ise 2.900 ton eşdeğer taşkömürüne erişeceği ileri sürülmektedir.
Hızla artmakta olan bu enerji talebi, bütün dünyada bir süre daha fosil yakıtlar ve hidrolik enerji ile karşılanmak durumundadır. Ancak yakın bir gelecekte, bilhassa fosil yakıtların yerini radyoaktif enerji kaynaklarının "uranyum ve boryum" alması, meydana getireceği çevre problemlerine rağmen kaçınılmaz bir mecburiyet olacaktır.
Bütün ülkeler "yenilenebilir" enerji kaynaklarının araştırılmasına girişmişlerdir ki; bunların başlıcaları jeotermal, güneş, rüzgar, dalga, med-cezir, biyogaz, manyeto-hidrodinamik ve nihayet açık denizlerdeki ısı gradyamı gibi enerji kaynaklarıdır. Görüldüğü gibi Yüce Yaratıcı, insanlığın ihtiyacını onlardan daha fazlasıyla düşünmüş, en güzel biçimde bu kaynakların daha niceleriyle dünyayı bezemiştir.
Bu yeni kaynaklardan en önde gelenlerinden biri de jeotermal enerjidir. Jeotermal enerji, yer kabuğu içerisinde bulunan yüksek basınç altındaki sıcak sulardan elde edilen bir enerji nev'idir. Arzın merkezindeki ısı enerjisi kötü bir iletken olan arz kabuğundan gayet yavaş bir kondüksiyonla yer yüzüne doğru akmaktadır. Bu yavaşlığa rağmen arzın, her yıl ısısından 250x1015 Kcal kadarını, bu yolla kaybettiği tesbit edilmiştir. Kaybedilen bu ısı enerjisinin 35,7 milyar ton taşkömüre eşdeğer olduğu, bu miktarın ise dünyanın yıllık enerji tüketiminin 5-7 katı olduğu hesaplanmıştır. Diğer taraftan dünyadaki toplam jeotermal enerji potansiyelinin 5x1020 ton taşkömürünkine eşit olduğu tahmin edilmektedir. Başka bir grup araştırıcıya göre de yeryüzünden 10 km derinliğe kadar olan kısımda depolanmış enerji miktarı 1027 joul'dur. "Dünyanın yıllık toplam enerji talebi 2x1022 joul civarında olduğuna göre bunun 5 milyon katı bir depolama sözkonusudur. "
Jeotermal enerji yeryüzüne, tabii olarak sıcak su kaynakları ve buhar, sondajlarla ise sıcak su, sıcaksubuhar veya buhar şeklinde ulaşmaktadır.
Arzın derinliklerinde varolan bu ısı kaynağı henüz soğumamış bir magma kütlesi veya genç bir volkanizma ile ilgilidir. Yeraltına sızan yağmur suları, burada gözenekli ve geçirgen hazne kayalarda toplanır. Hazne kayaları üzerinde, geçirgen olmayan "örtü kaya" bulunur. Böylece sular derinliklerde hapsedilir. Isı bu şekilde yer kabuğunun kırık ve çatlakları boyunca dolaşan sularla yeryüzüne ulaştığında; hid-rotermal sistemler ortaya çıkar. Arzkabu-ğu içinde dolaşıma elverişli tabii kırıklar olmadığı halde, ısı birikimi varsa, meydana getirilecek suni kırıklar içinde dolaştırılacak (akışkanlar) ile de enerji elde edilebilmesi mümkündür. Bu sistemlere "kızgın kuru kaya" denmektedir.
Tarihte sadece sağlık gayesiyle kullanılan jeotermal enerji günümüzde doğrudan ısıtmada kullanıldığı gibi, ayrıca diğer enerji türlerine de dönüştürülmektedir.
Jeotermal enerjiden elektrik üretimi, başta ABD ve İtalya olmak üzere, Japonya, Yeni Zelanda, El Salvador, Meksika, İzlanda, Filipinler, Endonezya vb. ülkelerde yapılmaktadır. Meselâ, Yeni Zelanda'da jeotermal enerjiden elde edilen elektrik, ülkenin yıllık elektrik üretiminin % 20'sini,
El Salvador'da % 50'sini teşkil etmektedir. Hatta El Salvador, bu elektrik enerjisinin bir kısmını komşu ülkelere ihraç etmektedir.
Düşük sıcaklıktaki hidrotermal sistemlerden elde edilen sular (150-300) doğrudan ısıtmada kullanılmaktadır. Yeni geliştirilen ısı pompası yardımıyla jeotermal (akışkandan) sıcaklığı 50°C'ye düşünceye kadar faydalanılabilmektedir.
Diğer kullanma sahaları:
- Binaları ve şehirleri merkezi sistemle ısıtmada ve sıcak su olarak.
- Seraların ısıtılması ile, turfanda sebzecilik, meyvacılık, çiçekçilikte.
- Tropikal bitki, balık, yetiştirmede.
- Hayvan çiftliklerinin ısıtılmasında.
- Hava alanı pistlerinin ısıtılmasında.
- Fizik tedavi merkezleri ve turistik tesislerde.
- Yiyeceklerin kurutulmasında (balık, yosun vb.) ve strelize edilmesinde, konservecilikte.
- Kerestecilik ve ağaç kaplama sanayiinde.
- Kâğıt ve dokuma endüstrisinde ağartma işleminde.
- Şeker, ilâç ve pastörize süt fabrikalarında.
- Endüstride, mayalama ve damıtmada.
- Soğutma tesislerinde.
- Borik asit, amonyum bi karbonat, ağırsı, amonyum sülfat vb. kimyevi maddelerin elde edilmesinde.
Jeotermal enerji insanlığa bahsedilmiş ve elde edilmesi de çok ucuza mal olan ne büyük bir ilâhi nimettir.
Bu enerjiden elde edilen elektrik, nükleer enerji ve fosil yakıtlara göre % 80 daha ucuzdur. Elektrik dışı uygulamalarda (ısıtmacılıkta) ise, fosil yakıtlara göre maliyetler % 50-90 azalmaktadır. Entegre tesislerin kurulmasında işletme ve diğer masrafların eklenmesiyle bu enerjinin en ucuz enerji kaynağı olduğu kolayca görülmektedir. Bu da Yaratıcı'nın insanlara sunmuş olduğu ayrı bir lütuftur.
Büyük bir petrol ihracatçısı olan Endonezya'da elektrik üretimi için jeotermal enerji tesisleri kurulmaktadır. Fransa'da ise, 55 °C'lik jeotermal akışkan elde etmek için 2000 m. sondaj açılmakta ve diğer enerji kaynaklarına nisbeten % 30 tasarruf sağlanarak konut ve sera ısıtmacılığında kullanılmaktadır.
Türkiye de bir jeotermal enerji kuşağı üzerinde olduğundan bir çok jeotermal alana sahiptir. (şekil 1)
Bunlardan Batı Anadolu'da Denizli'nin Sarayköy yakınında bulunan Kızıldere, Türkiye'nin önemli jeotermal alanlarından birisidir. Yüksek jeotermal enerji potansiyeline sahip olan bu saha Büyük Menderes grabeninin (çöküntüsünün) doğu kısmında yer almaktadır.
Kızıldere'de toplam 17 derin sondaj yapılmıştır. Sondaj derinlikleri 370-1241 m. arasında değişmekte olup, rezervuar sıcaklıkları 198 °C ile 212 °C arasındadır. Bu sahada, MTA Genel Müdürlüğü atölyelerinde yapılan 0,5 MW'lık bir deneme santralı başarılı sonuç vermiş ve çevresindeki üç köye 1974 - 1980 yılları arasında elektrik sağlamıştır. Bunun yanında 1.000.000 m2ılik bir sahada seracılık geliştirme çalışmaları sürdürülmektedir. TEK tarafından yaptırılan ve 1984'de devreye giren 80 MW lık santralin yılda ürettiği 150.000.000 KWS elektriğin yurdumuz ekonomisine 8.000.000.000 TL. katkı sağlaması beklenmektedir.
Bu sahalarımızdan bir diğeri de İzmir-Balçova jeotermal sahasıdır.
1963 yılında ilk yapılan sondajda elde edilen 124 °C sıcaklıktaki akışkanın, kimyevi terkibi sebebiyle, kısa zamanda kuyular kendiliğinden tıkandığından bu kaynaktan o tarihte faydalanılamamıştır. 1982 yılında MTA Genel Müdürlüğü Türkiye'de ilk defa, kuyu içi eşanjör sistemi uygulayarak müsbet netice almıştır. Bu gaye ile 100 m. derinlikte kuyu açılarak 115 °C sıcaklık tespit edilmiştir. Bu sisteme göre kaynaktaki akışkan kullanılmamaktadır. Kuyu içine indirilen "U" şeklindeki borular içinden geçirilen su jeotermal akışkan tarafından 50-95 °C sıcaklığa kadar ısıtılmaktadır.
Bu sistemle Balçova'da kurulmuş olan 250 odalı kaplıca tesisleri ve DEÜ Tıp Fakültesi binaları hiçbir yakıt kullanılmadan ısıtılmaktadır.
İnsanoğlu teknik ilerledikçe hızla büyüyen enerji açığını Yaratıcı'sının kendisine bahşettiği yeni kaynaklarla zamanında gidermektedir. Böylece her yönüyle nimetlere bezenmiş dünyamızın, insanının insanca yaşaması için en ideal şekliyle yaratılmış olduğu bir defa daha gözler önüne serilmiş oluyor.
